Blog Listem

21 Şubat 2012 Salı

Minik eller iş başında _5



Hayat bir el işi dersi olsa...

Güneşin görünmediği bir sabah gökyüzüne bir patates baskı yapsam...


Uzun gibi görünen bir yolun kestirmesi için ucundan bir makas atsam...


Çizdiğim bir balığın peşine takılıp denizin altında nefes alsam...


sem... sam.. Uzatsam böyle listeyi hayat ile dalga geçip renkli nefesler alsam...

Hoş olmazmıydı mı?






Olurdu...

Olurdu olmasına da bunun bir yolu daha varmış halbuki bilmediğim...

Meğer hayallere ulaşmak için hayal kurup durmakmış en son yapılacak olan...

Alıp eline kalemi kağıdı, boyayı ; istediğin yerinde durdurabiliyormuşsun zamanı...

Öğrendim senden...







Namı değer Pepee yi dergiden evimize getirip mutlu mutsuzlar sınıf başkanları ilan edebilirmişiz,

Mutfaktaki peçete rulosuna atlayıp roketimzile aya gidebilirmişiz:)





Veyahut bir türlü düzeltilemeyen asfalt yolumuzun üstünden kocaman buldozerimizle güle oynaya geçebilirmişiz...








Yılbaşını kutlarken güzeller güzeli çamağaçlarını toprakla haşır neşir bırakıp, dileklerimizden yola çıktığımız bir ağacı süsleyerek bütün yıl duvarımızda taşıyabilirmişiz...


Ve bunların her birini hiç yorulmadan, kıkırdamaktan geri durmadan, üstüne çeşit çeşit hikaye katarak her gün yeniden yaşayabilirmişiz.


Demek ki gerçekten bir çocuğun öpülesi gözlerinden hayat zaten elişinden farksızmış...

İçine hayal gücü ve emek katılmayan birşey ve hazır gelen herşey bir o kadar anlamsızmış...


Tıpkı parmağını daldırdığın hayatımız gibi...


Seni çok seviyoruz...


Ebru
































7 Şubat 2012 Salı

Kaybettiğin tek savaş uğrunda savaşmaktan vazgeçtiklerindir!






"Kaybettiğin tek savaş uğrunda savaşmaktan vazgeçtiklerindir."

Che Guevara



Dün akşam ve bugün çok düşündüm bu sözün üzerinde. Durdum bekledim irdeledim...


Hakikaten hayatta varlığına tahammül edemediğim sızlanmalarımın,yer yer bulutlanmalarımın,huzursuz kendinden emin olmayan hallerin aslen hep bana çıkan yollar olduğunu farkettim.


Mükemmelci olmayı istemek belli konularda apayrı bişey, kendi kendini beğenmemek, daha iyisini en önce kendinden talep etmek te gerekli çoğu zaman. Kendi irademiz dışında gelişenlerin dışında ki olmamışlıkların veya olunamamışlıkların ardında o hep bize dönmeyen şans değil de,bilinçi bilinçsiz vazgeçişlerimiz yatmıyor mu ?


İyi bir hayat, aslında daha çok mutlu bir hayat demek herkesin perdesinin arkasında farklı bir sahneyi temsil ediyor bir zaman sonra.



Ama her ne olursa olsun, vazgeçmek demek kazanmak için çalışmadıklarımız bence aslında. Hatta kazanmak için savaşmadıklarımız.


Bugün hayatımızla var olan herşey bence kazandığımız için, ama sahip olamadığımız maddi manevi bir dolu şey de peşlerinde koşulmasından vazgeçildikleri için varlar.



Dün şeker almana izin vermeyen babana ısrarcı olunca yolda kulağına bunları fısıldadım. Sanki sana ne kadar erken söylersem o kadar zaman kaybın azalacakmış gibi.


Şeker almana izin verilmeyebilir,ama alınabilir gibi gözüken herşeyi, almaman için mantıklı bir sebep gösterene kadar ısrarla iste!


Kendi isteklerini,isteklerin için yapman gerekenleri bil özümse,


Gerçek olanların ise sonuçlarına bir dur bak ve yoluna feyz ile devam et,


Potansiyelinin farkında ol,kullan ve engelleyen sen bile olsan kendine bile yenik düşme.


Kazanmak için savaş,savaşırken vazgeçmekten kaç...


En azından bir gün peşinden gitmiş olduklarının somutlaşmamış olmaları ihtimali bile karşılaşsan vicdani bir rahatlık içinde yoluna devam edeceksindir.


Kazandıkların çoğaldıkça zaten ; kendini özgürce hayata ifade etmiş, getirdiklerini ve getirmediklerini kabul etmiş, vazgeçtiklerinin bilincinde ve hemen önünde yoluna en çok istediğim yani kendi yön verdiğin şekilde devam ediyor olucaksın....


Seni çok seviyorum balığım...


Annen




20 Ocak 2012 Cuma

Montessori 1 (Transfer Çalışmaları )

Zaman hızlı,dünya değişken,çocuklar cin,yetişkinler sabırsız...

Ama ne güzelki araştırma kaynaklarımız,ulaştıklarımız ve ulaşabileceklerimiz sınırsız.

Dünya internet diye ortak bir dil kullanıyor bence,orada çok mühim değil hangi ülkeden olduğun,millerce öteye ulaşabiliyorsun...

Bilgiyi rahatça alabiliyorsun işte kısaca...

Şimdi unuttum kimdi ama sanırım bir köşe yazarı demişti annelik kardeşliktir diye...Karakterler ne kadar farklı olursa olsun bir anda birbirini en çok anlayabildiğin muhabbetler yaratır.

Ben Rüzgar doğduktan nerede ise 4,5 ay sonra tanıştım Waldorf ve Montessori ile...
İki yüzyıl önceden gelme, İtalyanın bir kentinden, Avusturyanın bir şehrine uzanan iki felsefe ...

Ve Türkiyede ki ayağını görünce inanamadım bize,
Anneler en kolay,en içten,en samimice örgütlenebilen insanlar bence...




Ben bir yol takip ediyorum içimde, nereye çıkacağını inanın ben bile bilmiyorum. Sezgilerime inanarak,yaptıklarımın doğruluğuna güvenerek birşeyler vermeye çalışıyorum Rüzgar'a...

Ama yolu alırken yardıma ihtiyacım var,bir cümle bile bazen çözüm olabiliyor en içinden çıkamayacağım durumlara.

Ve ben o cümleleri hep Montessori ve Waldorf (birazda Osho )tanımlamalarının satır aralarında buluyorum.

Montessori özgürlükle verilmiş içsel disiplin diyo,komut ve kuralların yerine...

Waldorf ise çocuk uygun oyuncaklara beslendiğinde hayal gücü,zekası harekete geçer ve bunun yoluda eline bitmemiş oyuncaklar yada ona göre oyuncak olabilecek herşey den geçer diyo..

Daha bunun gibi binlercesi...




2 yaşına kadar yaptıklarımız daha çok bizim iletişimiz üzerine kuruluydu.

Dünyayı bizim gözlerimizden, hareketlerimizde,sana kendimize ve başkalarına davranışlarımızdan tanıdığın, onlarla anlam kazandırdığı için...

Ama şimdi cidden ve gerçekten beni farkedin diyerek hayata bakan bir çocuk var karşımda...
Ver dinleyeyim,özümseyeyim,yap taklit edeyim duyumsayayım, daha az söyle daha çok fırsat sağla ve beynimi sürekli uyar diyorsun...

Bu noktada işte biz bu felsefelerin yorum kısmına geçiyoruz şimdi...







Yine burdada aman felsefeden çıkmayayım, aman ben çizgisinden şaşmayayım demiyorum.
Biz başka bir zamanda, başka bir ülkede ve bambaşka geleneklerde yaşıyoruz.

Ben yapılabilirlikleri olan, sonuçları ve mantıkı içimdeki sezilere uygun olanları çekip alıyorum içimden...

Çünkü bilen bilirki aslen hiçbiri sadece bu çalışmalardan ibaret değil, bunlar yalnızca beyninin içinde doğru yerlere hücum için...Oysa günler geçerken sosyal hayatta da materyalsiz ama bu öğretilerden alıntılar yaptığımız bir sürü çalışmada yapıyoruz aslında...









İşin özü transfer çalışmaları ile özellikle montessori alıştırmalarına başladık.
Materyallerimiz tamamı ile evden,eksikler var yeni yapılacaklar için onlarda ya evden ya sağdan soldan gelecek olmalı...
Buda bu işin başka bir kuralı..
Yol uzun, liste uzun, eksik çok, zaman az ama sende heyecan, istek, merak ve eğilim oldukça hiçbirşey engel değil...
Yaşasın her yaptığını paylaşmaya meraklı anneler,yaşasın internet...
Yaşasın işte!
Ebru...

16 Ocak 2012 Pazartesi

Rüzgar,Kış ve Anne sütüne veda...



Mevsim kış şimdi, ıssız, kudretli, kuvvetli...
Soğuk görünümlü ama,aslen yufka yürekli kış...

Herkes kabuğunda,hayvanlar,insanlar yürekler...

Karın altında, yağmurun akışında, bol puslu, daha karanlık, farların aydınlattığı akşam üstleri ile var olan bir şehir.





Herşeye iyi bir pencere açmaya sonsuz gayretim var sen doğdun doğalı...


Sevmediklerimi azaltmaya,sevgileri çoğaltmaya uğraşıyorum.Daha çok mutlu oluyorum ve daha çok mutlu ediyorum böylelikle seni ve sizi...

Bir sorumluluktan öte bir gereklilik bu neşe ile bakan bi çift göze... Bir vicdani hal,bir kaide-i olasılık...

Ve dolayısı ile kışın içinden sevdiğim yazları çıkarıyorum.

Mutlu kışlar yaratıyorum olağanca,günler geçiyor zaman ilerliyor ve ben sanırım güzel bir kış yaşıyorum...







Karı az çamuru bol bir şehir oysa burası...
İnsanın doğallığı en az da yaşadığı, çeşitliliğin sınırlarında dolaşan, çocukluğun daha 1.yaşına ermeden yöneticilerin iki üç katlı binalarına teslim edildiği, ana babaların fellik fellik yavrularına açılım aradıkları bir yer ve bir mevsim halbuki şimdi..


E tabi bu işte gerçekler kısmı pencerelerin ve ben bu tarafta panjurları indirdim.



Bizim seninle baktığımız yerde kış ellerimizi minik damlaları ile ıslatıyor, akşam eve dönerken kocaman ay dede aydınlanıyor.



Bulutların çarpışmasından çıkan ışık hüzmesini merakla izliyoruz,daha çok kitap okuyoruz,daha çok battaniye seriyoruz,evin içinde piknikler yapıyoruz,çiçek yetiştirmeye çalışıyoruz.Yağmurların ardından toprağın üstünde solucanları arıyoruz.



Parklar daha sessiz,biz sessizlikte yankıları öğreniyoruz,her akşam ışıkların yanışı anne ile babanın gelişi demek oluyor sana...


Kar heyecan,kızak çığlık,şemsiye oyun,eldiven takmak kartopu oynama ihtimali oluyor...









Böyle bir kış geçiyor işte sen 2 yaşının ilk günlerini yaşarken...Akılca algının içine tam anlamı ile nüfus etmiş ilk mevsim aslen...



Bense ileride bir zamanı düşününce; bu kışı bizi en yakın olduğumuz anlardan ayıran bir nokta gibi hatırlayacağım diye düşünüyorum.






"2012 kışıydı Rüzgar anne sütü almayı bıraktı..."diyeceğim muhakkah biliyorum.



Ama diyorumya güzel tarafları yüceltmeyi keşfettik seninle şükür...



Bir kısa konuşma sonrası büyüdüğünü mü hisseden sen, Aralığın son haftası bi Pazar günü itibariyle ne gece ne de gündüz benden süt istemeyi bırakıyorsun...



Sen özgül iradenle yaklaşık bir ay olduğunu düşünürsek artık istikrarla,umduğumdan kolay,umduğumdan hasarsız,gözyaşsız bırakıyorsun...







Kış zor, ama seni benden,benim sütümden,kendimi senin sıcacık başının kollarımın arasındaki yerinden ayırmak daha da zor...






Bugün bir ayı geçkin süre olsa da ve bir kaç ima dışında sen bana sormamış olsan da,bir senaryo uydurup çok daha fazla zorlanmamış olsam da, kucağıma alıp o kocaman bedenini bir ömür bırakmamacasına yeniden kavuşmamak için sana asıl ben zor duruyorum....



Daha hamile iken birkaç iddaam üzerine demiştim ben bebeğime güveniyorum diye...






Ben şimdi bebeklikten çıkmış,küçücük elli,kocaman kalpli güzel oğluma daha daha çok güveniyorum. Rabbimin izni ile birlikte aşamayacağımız hiçbir engel yok diye...



Seni çok seviyorum.



Annen...
















































9 Ocak 2012 Pazartesi

Rüzgar ve okul notları...







Senin gezeninde çalışan bir anne olmak nasıl birşey acaba? Çalışmak ne demek,oyuncakları dağıtmak mı? Yoksa tamir aletleri ile birşeyleri onarmak mı?Nerede ve ne için çalışılır sana göre?Nasıl görüyorsun oradan acaba?



Gitme dediğin halde gittiği yere ne kadar mecbur ki annen? Mecburiyet ne demek mesela?İstenmeyen şeyler için hayır demek yeterli değil mi?En fazla ağlarsın ve dileğin gerçekleşir bunun yolu bu değil mi ?



Büyürsün okula gidersin ve sonra çalışırsın diyorum sana, iyimi diyorum?
Okulu ve çalışmayı şimdiden en trajik anlarımızın içinde telaffuz edip seni mecburiyetlerinden mi soğutuyorum?

Tam iki hafta önce bugün yeni bir haftaya birlikte başlamıştık, bir yıllık izinin içinde...O hafta haftanın üç günü olan okul günlüğünün bir gününü buralarda olmadığımızdan yiyince iki gün ardı sıra okula gittik seninle...







Bu yazının meselesi okul aslında,ama herşeyin öncesinde çalışmaktan girip yine bir Pazartesi günününde sanki sana bir şekilde ulaştığım veya bir gün ulaşacağını düşündüğüm kelimeleri gönderince buradan evrene,bunları da yazmak istedim.

Şunu bil diye devam ediyorum şimdi de,çalışmak dünyanın en güzel şeyidir,bir şeyler yaratmak,bir çok şey başarmak,paylaşmak hayatı ve sonunda hakkın olanı almak...

Mesele senken çok zor olsa da senden ayrı düşen kısmı insan olarak tamamlanmanın şimdiki çağda bir gereği annecim...

Biraz gitmek mi zor,kalmak mı durumu...








Şimdi bir okulda Bulut sınıfındasın,tam 5 çocuklu bir oyun grubundasınız,haftada iki saat.




Yakınımda olanlar bilir 3 yaşından önce okul tabanlı bir yerde olmayacaksın sözlerimi, ama çok dediğimi bir tek kendim hatırladığımdan bir zaman sonra; şimdi bildiğin bir okula gidiyorsun işte...




Heyecanlısın,arkadaşların sorulunca anlatmaya meraklısın, öğretmenini çok seviyorsun....Çantanı takıp yola koyulunca parkın önünden geçip okula gidebiliyorsun...


Çenen sağlam bunu zaten herkes bilir, iletişim artık bay getirebilecek safhada ,saldırgan oyunlara eğilimlisin,koşar vaziyette yürüdüğünden genelde terlisin, şaşırtıcısın diğer her çocuk gibi, ingilizce saatini hiç takmıyorsun, senin meselen oraya gelen teypte, birlikte oynamayı seviyorsun, ama odaklanmak süresi oldukça kısa ve sınıfta en küçük sensin ama sadece tarih babında...




Şekermi şeker bir öğretmenin var ama ona rağmen hala okulda biz senin yanındayız,doğru olan bu yaşına bakarsan bu; ama iki saat seni beklemek benim gibi iki gün seni götüreni değil de ananene nasıl geliyordur sorman lazım:)



Her sabah birlikte çıkıyoruz baban seni ananene götürüyor,1,5 saat sonra ananen tekrar seni bizim evin oradaki okula geri getiriyor. Bu kısmı epey komik ama, sonuçta çocuksun işte,alıştığın düzen şaşınca bünyen durumdan çok hoşlanmıyor.




İşin özü geçen hafta öğrertmenine dediğim gibi,ananesi ile bina hayatı yaşayan bir çocuk olarak; ailesi dışında kalan ortamda bir arkadaş çevresi olabilmesi,iletişimi öğrenmesi,verimli vakit geçirmesi,en önemlisi birlikte olmanın,takım olmanın,topluluklarda var olmanın,boyutlarında bir dünyada olmanın mutluluğunu yaşayasın diye gidiyorsun okula...



Yoksa mavi ile yeşili ayırman çok mühim dil veya sayıları geriye sayman aslında.Bunların hepsi vakti geldiğinde saniyeler arasına sığdırılıp geçecek şeyler hayatında...


Ve evet vakti geldiğinde,vaktinden önce sonrasını yaşaman en son istediğim şey çünki, yaşında yaşını yaşamanı, farklıklıkları özümsemeni ama doğalla da bir bütün olmanı, hayatın boyunca bi şekilde mutlu olmanı bekliyorum tüm bunları yaparak.




Ve en çok seviyorum işte....



O açık kumral,buğdayımsı ensenin bittiği yer ile boynuna giden gıdık yolunda, başımı huzurla gömüp içime çekerek seni seviyorum...




Annen...

12 Aralık 2011 Pazartesi

Oğlum,2 yaş ve bir mektup...

Dün parka yürüdük seninle
Elimi tutmak istemedin dört başı mahmur, o özgürlüğünün derdinde hallerinle,
Tek başına yürüyebildiğini hatırlatarak...

Parka varınca salıncağa binip bir uçak olmak istedin
Daha hızlı diye sesleniyordun bana,
Nereye kadar gidebilirsin onu anlamaya çalışarak...

Ve senden elindeki topu isteyen çocuğa "karşıma geç" dedin,
Topu ayağına yerleştirip atarken gözlerinde farkedilmemesi imkansız bir ışık vardı...
Topa sol ayağınla hızlıca vurdun ve gittiği yeri izledin
Sakince ve kendine inanarak...

Hava soğuktu burnun aktı sildim umursamadın,
Soğuk çokşey ifade etmiyordu sen oyundayken...
Yine aktı silmeye yeltendim; oyununu bölmeme kızdın,
Bana dönüp "bekle anne!" dedin
Bekle !

Durman gerektiği yeri artık bilebileceğini bana hatırlatarak...

Eve dönerken buz gibi burnumu boynuma gömdün,
Alnında şapkanın altında terlemiş saçların...
Anneciiim dedin o inişli çıkışlı sesinin ahengi ile,
birşey isteyeceğim besbelliydi.
Eve gitmeyelim dedin,balık almaya gidelim
Camdan bizi izleyen babana seslendin var gücünle
Sesin bir yerlerde yankı buldu,
Kocaman cümlelerini kulaklarım tekrar duydu
Büyüdü artık dedim kendime
Büyüyor git gitgide
Varlığını ve hayatta ona biçilen alanların altını çiziyor her seferde...
Anlamam çok sürmedi demek istediklerini bir an duraksayarak...

Ve bu sabah uyandığında içimdeki tuhaf burukluğu,gururu sezercesine birden ve anice "abiyim ben!" dedin ...

Bundan tam 2 dünya yılı evvel günün akşam üstü bir saatinde benimle bağın henüz kopmamışken kucağıma bırakmışlardı seni oysa...

Nefti yeşil renkte tam içime bakan iki çift göz görmüştüm,
sonra o bağı kesselerde bir hamlede ve ben;
Hayattaki hiçbir bağın iki ucu arasında somutça görünen birşey olmaması gerektiğini öğrenmiş oldum.

Bu gün o günden sayı ile tarif edilmez katrilyonlarca bağlıyım sana...
Büyüdüğünü görmenin gözyaşlarımdaki ifadesini anlatamıyorum şu an..
Hüzün değil bu,derin bir mutluluk ve tuhaf bir şekilde yine yine geri dönmek sana...

Eğer insan için hayatta bir başlangıç noktası varsa ve bu başlangıç bir tarihe tekabül ediyorsa benimki bugündür...

Büyüyen ellerin ama en çok büyüyen kalbinle bana verdiğin büyük gurur benim insan olarak bir mana kazanmama en yüce tebessümdür.

İnsan can katamıyor hiçbirşeye, ama can katana vesile olabiliyor ya burada başlıyor herşey...
Ve bir emanet gibi alıp büyütmek dünya takvimi ile bir minik yüreği,
Bu ruhu verilmiş büyük bir lütufla alıp yükseklere taşıyor.

Bugün tuhaf ama mutluluk bulutları yağmur yağdırası gözlerime,
Bu hayatta bir can sahibi olmadan mümkün olamayacak bir his bu tarifçe...

Kutlamanın ötesinde bişeyler yazmak istiyorum, ne yazsam ya az ya basit kalıyor sana.
Bir dilek istiyorum senin için dilenecek, o kadar çok ve o kadar uzunki sığamıyor aklıma...

Ben babanı çok sevdim...
O babanın oğlu olduğun içinde seni...

Ama en çok kendim için seviyorum seni..
Beni yaptığın ben ve bana kattığın bir sürü neden için...
Baktığımda sana gördüğüm o uzun ufuk
Ve o ufukta ışıklara kavuşturduğun günler için..
Sadece var olduğun,sadece sen olduğun için...

Bişey,hiçbişey,herhangi birşey,şu dünyanın benim için ifade etmeyen kozmik binlerce sıfatının umrumda bile olmadığı bir damarda
Sadece bizden akan bir kan olduğun için Seviyorum seni...

Doğduğun gün kutlu olsun canımın özü....
Mutlu ve özgür bir ömrün olsun yalnızca...

Annen

29 Kasım 2011 Salı

Karne mi şimdi bu???




Bu resmin ellerime bırakılmış aslı ile kalakaldım dün akşam...Geçen sene mi evvelki senemiydi henüz kafasını bile oynatamayışı?


Daha hala annesinin sütüne tutkun bir delikanlı mı oldu Rüzgar ?


Zamana meyletsem de bu bir görünüp bir kaybolmaları aslında artık hızlı büyüyoruz hepimiz,hayat bunu istiyor bizden...


Belki benden belki yaşadığım şehirden ama atlılar arkamda her daim.


Hızlı yiyorum, hızlı yürüyorum,hızlı ilerliyor zaman ve ben bir hengamenin içinde bazen sabitlemeye çalışsamda bir ana veyahut bir mekana kendimi, o andan kopuşum bir göz açıp kapayıncaya kadar sürüyor.


Neyse çok uzatmayayım lafı...


Bir çocuğunun başka bir kişi tarafından nitelenmesi riskli bir iştir.Çünkü anne objektif olamaz hiçbir zaman...Elime geçince bu rapor önce resimlerine baktım, dergilerden kalma huyum...


Ardından her satır arasına kadar okudum seni,her noktada sindirdim her virgülde es verdim...


Sonra bakıp bitirince iyi bir karar verdik dedim kendime böyle bir ciddi işe kalkışmakla amma, bizim şu paldır küldür yaşantımızın hızına eşit ölçüde büyütüldüğüne ve senin de bu doğrultuda bir de güzel büyüdüğüne karar verdim....


Oysa daha dün konuşmuştuk sizin büyüme hızınızın cocukluğunuza bölümünü,hiçbir matematik kuralında bu işin bir denkleme oturtulamadığını..


Ama şimdi irdeleyince görüyorumki sizinde var olurken karşı konulamaz sisteminiz olucak bu...

Hep hayretler içerinde bırakacak kadar atik,çabucak öğrenen ve çok şey bilen yeni zaman çocukları...


Bir aydan fazladır balığım bir anaokulunda oyun grubuna gidiyorsun..Haftanın muhtelif 3 gününde...


Bu ilk aylar biraz alışma safhası idi kendi gezegenin boyutlarında arkadaşlar edinmek için kendine...




Ama işte artık alıştık,bizde seninle birlikte bir okulu olan bir anne ve baba olarak gün be gün yeni şeyler ekliyoruz yaşam hanemize.


Sana bizim dışımızda birşeyler öğreten birileri ve bunları fırsat buldukça çıkarıp bizi şaşırtan sen var hayatımızın içinde.


İsmini andığın,bir zaman birlikteliğin olduğu, belki de fikrini duygunu paylaştığın arkadaşların var...


Büyüdün...


2 yıllık ömrünle bir karne getirecek kadar çarçabuk büyüttü seni zaman...Sakıncaları göreceli ama şu an için herşey pozitif kıvamda...


Umarım çok büyük düşündüğün ama asla büyük gibi düşünmek zorunda olmadığın bir hayatın olur balığım....


Seninle gurur duyuyorum...


Annen..